İçinizdeki o ses hiç susmayacak

İçinizdeki o ses hiç susmayacak

N.Ç. davası civarı reaksiyon toplayan birçok az dava, bu davanın kararı civarı milletçe vicdanını yaralayan birçok az hüküm vardır herhalde.
Belki sizi belli bir süre teselli eder diye söyleyeyim, “değişen TCK’ya göre” yargılanmış olsalardı, bu 28 tecavüzcünün alacağı hüküm çok çok daha pek olurdu.
Ancak hata tarihli kanuna yönelik yargılandıkları ve değişim gösteren kanunlar şayet maznun aleyhineyse değişim davaya tesir etmediği amaçlı eskiyen kanuna yönelik yargılandılar.
Bunda bir acayiplik yok.
Garip meydana gelen Mardin 1. Zor Hüküm Mahkemesi’nin kararı.
Savcılık, maznunların suçunu azaltabilmek amaçlı “Çocuk eyleminin bilincindeydi” diye bir hüküm yorumluyor. Okumaya devam et “İçinizdeki o ses hiç susmayacak”

İnsan olmak yetmiyor mu

İnsan olmak yetmiyor mu

TÜRKlYE’de yaşayınca adeta zaman akmıyor. Ek Olarak doğrusu çok az döngülerle daima benzer vakti yaşıyor gibiyiz.
Ders almayı bilmeyince, tarihi tekerrürden ibaret zannedenlerin bunu “genel geçer kural” haline getirmesi de boşuna değil.
2007 seneyin Ocakta ayı içinde, başka bir deyişle Hrant Dink’in öldürüldüğü günlerde kendini “aydın zannedenlerimizi” yeniden bir “Hepimiz Ermeni’yiz” histerisi sarıp sarmalamıştı.
Sanki bir şeylere üzülebilmek amaçlı, ille de o şey olmak gerekiyormuş gibi.
İstanbul’da “Hepimiz Ermeni’yiz” diye bir yürüyüş yapılmıştı.
Ben de sonrası bugünü “Hepimiz İnsanız” başlıklı şu yazıyı kaleme almıştım. Tarih 24 Ocakta 2007 Çarşamba gününü gösterirken:
“Hrant Dink’in cenazesi sonrasında ne sebeple ifratla tefrit içinde gidip iştirak eden ve ortayı bulamayan bir topluluk olduğumuzu düşündüm.
100 bin birey meydana geldiği söylenen bir kitle yürüyor. Çoğunluğun elinde pankartlar.
Bir grup pankartta yazan slogan dikkatimi çekiyor: ‘Hepimiz Ermeni’yiz.’
AllahAllah…
Irkçılığa karşın çıkılması lazım iştirak eden bir yürüyüşte, ‘Hepimiz Ermeni’yiz’ demek bizatihi ırkçılık değil mi!
Ben Ermeni değilim.
Ermeni vatandaşlarımızla, vatandaşımız olmayan Ermenilerle ve hiçbir ırkla bir meselem yok ama
ben Türk’üm.

Bizi ayıran nehir

Bizi ayıran nehir

MİNİK Pamir’in ölümünden ardından “abuk sabuk”, ek olarak doğrusu insaniyet dışı açıklar yapanlarla alakalı katı bir içerik yazdım.
Sağolsun okurlar da çok dayanak verdiler.
Aynı fikirde meydana iştirak eden ne çok kişiymişiz diye sevinçli oldum.
Ama bir takım itirazlar da gelmedi değil.
Doğrusu itirazları anlamakta zorlandım.
“Biz de karşın tarafız şayet Pamir amaçlı biz de üzüldük” diyenlerden iştirak eden mail’lerden laf ediyorum.
Burada “karşı taraf”ı doğrusu anlamakta zorlandım.
Ben ne bir politik anlayıştan laf ettim, ne de yabancı bir şeyden.
Sadece “insanlıktan” bahsettim.
İnsan olmakla olmamak arasındaki farkta hiçbir politik yön yok benim düşünceme göre.
Ama şu iştirak eden mail’i de sizinle paylaşmak istedim. Okumaya devam et “Bizi ayıran nehir”

10 mu, 20 mi, 30 mu bilmiyorum

10 mu, 20 mi, 30 mu bilmiyorum

50 seneyi bulunca insan saymaya başlıyor. Ek Olarak öncesinde aklınıza gelmediği bir biçimde saymaya. “Kaç yaz kaldı önümde yaşanacak”diye. Kaç bahar, kaç kış.
Değer verdiğin ve ek olarak ehemmiyetlisi sevdiğin insanlarla beraber geçirecek kaç zaman. Hiç bilinmez tabi ama yeniden de sayıyor insan. En azından ortalamalara bakarak. Genetiği hesaba katarak. 10 mu, 20 mi, 30 mu? Kesini yok biliyorum. Ama kesini var. Öncekinden ek olarak az. Sayması ek olarak pratik.
Öyle olunca da kaçmak talep ediyor insanın canı. Sevdiklerinin çağrısına uymak talep ediyor. Ne civarı kaldığı belli olmayan vaktin ek olarak kocaman kısmını onlarla geçirmek talep ediyor. Okumaya devam et “10 mu, 20 mi, 30 mu bilmiyorum”

Çubuklar sokağa atılmayacak

Çubuklar sokağa atılmayacak

GEÇEN hafta içerisinde İstanbul’un farklı noktalarında içki denetimi yapan trafik polislerinin, kullanılan üfleme çubuklarını yola atmalarından duyduğum hastalığı dile getirip, İstanbul Güven Müdürü Hüseyin Çapkın’dan bunun için bir nihai verdirmesini rica etmiştim.
Sevgili Çapkın aramayınca da şaşırmıştım.
Hüseyin Çapkın geçtiğimiz zaman aradı.
“Yazınızın üzerinden üç zaman geçti ama öncesinde mevzuyu çözüp ardından aramak istedim” diye konuştu.
Durumdan içerik üst kısmına haberdar olmuş.
“Hemen bir içerik hazırladık. İlgili arkadaşlara emir verdik. Bundan bu şekilde yöntemlere atılmış tek bir üfleme çubuğu görmeyeceksiniz. Laf veriyorum” diye konuştu.
“Yanlarına bir torba ya da kutu alıp içerisine atsalar anında çözülür” dedim.
“Yok” diye konuştu, “Ben ek olarak kesinlikle bir çözüm buldum. Bu çubukları kontrol yapan ekiplere Okumaya devam et “Çubuklar sokağa atılmayacak”

Kadına şiddetle şunlar mı uğraş edecek

Kadına şiddetle şunlar mı uğraş edecek

NURETTİN Kurt’un müthiş haberi Türkiye’de kadına karşı şiddetin ne sebeple engellenemediğini ve ne sebeple hiçbir zaman engellenemeyeceğini gözümüzün içerisine sokacak nitelikteydi.
Okumadıysanız bilgi şu:
“Ailesiyle Bodrum’da hayatını sürdüren 22 yaşlarındaki çocuk kız, liseyi son verdi. Fakat üniversite okumak isteyince yaşamı karabasana döndü. Haneye üniversite imtihan vesikası geldiğini gören ağabeyi S.G. onu odaya kilitledi. Çocuk kız bu aşamada zor kuvvet gördü.”
Genç bir kız okumak talep ediyor. Ağabeyi bunu yardım talep etti çocuk kızı odaya hapsediyor ve feci biçimde dövüyor.
İşin özeti bu.
Peki üniversite okumaktan yabancı hiçbir maksadı olmayan çocuk kızı odaya kilitleyip hapseden ve döven ağabey ne iş inşa ediyor dersiniz!
Mafya azasi değil. Okumaya devam et “Kadına şiddetle şunlar mı uğraş edecek”

Bedevi ve hindisi

Bedevi ve hindisi

GEÇEN senenin haziran ayı içinde Suriye, F-4 uçağımızı düşürüp 2 pilotumuzu şehit edince aşağıdaki yazıyı yazmıştım.
Aradan geçtiğimiz bir seneye yakın zamanda öncesinde Akçakale’de bombalı saldırı oluyor. Ardından da Reyhanlı ilçemizi kana bulayan ve 51 yurttaşımızın can verdiği bombalar patladı.
Bu sebeple, 28 Haziran 2012 tarihindeki yazımı tekrarlıyorum:
“Meselemiz Suriye.
Suriye mevzusuna Suriye kaynaklı bir öyküyle ‘rehberlik’ etmeye çalışmak fena olmaz herhalde.
Önce belli bir süre geriye gidelim.
1982’ye.
Suriye’nin Hama şehrinde minik bir ayaklanma başlar. Okumaya devam et “Bedevi ve hindisi”

Gazetecilik yanlışı siyasetçilik yanlışı

Gazetecilik yanlışı siyasetçilik yanlışı

BAŞKA gazetelerin işine karışmak âdetim değildir.
Ama bu yazacaklarım yabancı bir gazetenin işine karışmak değil.
Rica ediyorum, kimse öyle algılamasın.
Allah biliyor ya, geçen gün erken Hürriyet Gazetesi’ni elime aldığım süre çok şaşırdım.
Dibimizde, Suriye’de kimyevi tabanca saldırısı sonucu olarak arasında minicik çocukların da yer aldığı 1500’e yakın birey yaşamını kaybetmişti. Korkunç görüntüler vardı ve Hürriyet Gazetesi bu haberi 1. sayfasının altında çok olağan, altını çizen rastlanılan bir bilgi benzeri vermeyi seçim etmiş, kocaman manşetini ise özel bir röportaja, Tuncay Güney’le yaptıkları müzakereye ayırmıştı.
Elbette bir dergi özel işini büyütme hakkına sahipti.
Ama çok mühim bir vakası küçültüp, özel işi büyütmek gerçek bir gazetecilik benzeri durmuysilahlı kuvvetler. Okumaya devam et “Gazetecilik yanlışı siyasetçilik yanlışı”

Görüntüsü kafi ezmeye


Görüntüsü kafi ezmeye

Bugün Atatürk’ü “erken” kaybedişimizin yıldönümü. Bunca senedir benzer hürmet ve sevgiyle anımsanan, O’nu sevenlerin kalbinden ne yapılırsa yapılsın silinmeyen bir yabancı önder var mı acaba? Herhalde yok. O’nun izlerini silmeye çalışanlar dahi O’nun kurduğu müesseseler üstünde ayakta duruyorlar… O’nun inşa ettiği yerlerde oturuyorlar. Lafı çok uzatmak niyetinde değilim. Ata’mın fikirlerini yazan çok olabilir bu sabah. Ben yalnızca resimlerini koyacağım. Bırakın O’nun “ileri görüşünü”, “devlet anlayışını yakalamayı”, O’nun yalnızca görüntüsünü dahi yakalayacak kimse gelmedi bu topraklara.
Sevmediğim kelimelerin en başında gelir “sorunsal”. Esasen o sebeple başlık yaptım. Üç gündür Türkiye’de konuşulan tek birşey “Arınç’ın Erdoğan’a karşı sözleri”. Ya da “isyanı”. Okumaya devam et “Görüntüsü kafi ezmeye”

Galatasaray Üniversitesi’nde Hollande ile umutlanmak

Galatasaray Üniversitesi’nde Hollande ile umutlanmak

GALATASARAY Üniversitesi Rektörü Sevgili Ethem Tolga kendi aramasa hiç gideceğim yoktu esasında.
Hollande gelmiş Türkiye’ye bana ne modundayım.
Biz Avrupa Birliği’nden gittikçe uzaklaşırken, Avrupalı olmaktan her geçtiğimiz gün belli bir süre ek olarak vazgeçerken, Galatasaray Üniversitesi’ne gidip Fransa Cumhurbaşkanımız Hollande’ı dinleyeceğim de ne olacak?
Aslına bakarsanız ruh halimin Hollande ile de pek alakası yok.
Uzun süredir böyleyim.
Gazeteden haneye, haneden gazeteye.
Ne dışarı çıkasım var, ne bir yemeğe gidesim, ne gidip eğlenesim, ne 2 kadeh içesim.
Depresyondayım sanırım.
Ama sebebi “içsel” değil, “dışsal”… Memlekette meydana gelen bitenden meydana gelen bir çöküntü durumu.
Ama mektebimin üniversitesinin rektörü arayıp “Gelir misin?” deyince, gitmemek olmaz. Okumaya devam et “Galatasaray Üniversitesi’nde Hollande ile umutlanmak”